22 Nisan 2009 Çarşamba

(zırvalamaya devam...)





Doktor amaçsız adımlarla odasına döndü ,çekmeceyi açıp tadı genzine henüz inmiş naneli şekerden bir tane daha aldı.Nane kafasını açmaya yetmeyecekti ama mide bulantısı geçecekti. izlediği bilim kurgu filmleri,lüzumsuz çizgi-romanlar,zum olmadan hemen önce yapılan akıl dışı sohbetler...Sanki beyninde hiç bilmediği bir yerde ani bir patlama olmuş gibi daha önce hiç birleştirmediği pek çok anı anlamsız biçimde arka arkaya sıralanıyordu.Başı döndü... Üzerine bir gece uyumak iyi gelecekti. yarına herkes sağ uyanırsa çılgınlığını bir kalıba sokup kendi içini rahatlatacaktı. Yasal ve vicdani düzenlemeler arasındaki mesafeyi kapatmak için yalnızca bir gece lazımdı. Çekmeceyi açıp naneli şekeri cebine attı,çocukluğunda yaptığı gece yolculuklarını andıran bu bulantı büyükannesinin siyah poşetlerini acil ihtiyaca dönüştürse de şimdilik bastırılmaya muhtaçtı. Yarın zor bir gün olacaktı ve kafasını açmaya yetecek tek araç midesini umursamadan aklına vurduğu halde alkol bu gece için uygun bir dost değildi.

Öte yandan hastane kantininde kafein ve nikotinle yaşayan kadın elindeki numaraya boş gözlerle bakıyordu. Belki de birazdan yukarıda sadece nefes alarak insan üniforması taşıyan zavallı arkadaşına en büyük kötülüğü yapacaktı. Telefonun ahizesi kalkacak ve hastane kantinine ulaşacak olan o dalga yukarıda uyuyan genç kadının kalp ritminde ani bir artış yaşatacaktı! Yoo...Hayır! Genç kadın büyük aşklara inanıyordu evet ama bu kadarı çok fazla melodram seyretmenin yan etkisinden başka bir şey değildi. Gerçek olan tek şey iyiler ya kazanır ya da ölür! Nefes almaları onları insan yapmaz, sadece can'lı yapar. Daimi surette uzayan tırnakları ve saçları olur, bitkiler gibi budarsınız. Emin olun daha sıkıcıdır. Bu yüzden insanlar çiçeklerden de sıkılır. Bakması zor olduğundan değil, verdikleri tek tepkinin zaman zaman tomurcuklanma olmasından...Genişlerler...Devamlı büyürler...Ama arkadaşı bu kadar bile tepki vermeyecekti artık. Yukarda atan artık bir kalp değil sadece hareketsiz uzuvlara kan pompalayan bir araçtı. Birinin o serseriye belki de bunun sorumlusu olduğunu söylemesi gerekiyordu. Ama her melodramda olduğu gibi kötüler hep en kötü, taş kalpli ve zalimdir. Senaryoların aksine de tek kazanan onlardır.

20 Şubat 2009 Cuma





ZIRVA




(Uykusu kaçan her sağlıklı insan bir parça da olsa saçmalar ve uyku bozuklukları çoğunlukla psikolojik sebeplere dayanır!)






Hikaye içinde bir hikayedir bu...Sonu ya da başına dair en ufak bir bilgi yok. Mekan için en sevdiğiniz yer sizin olsun, biraz renk biraz ışık olsun sadece,balmumundan boyalarınızı avuçlarınıza alın,akreple yelkovanı rehin bırakın; sadece mantık kurallarına ters düşmemek için gelecekten bir an seçin, zaman dediğimiz zaten yanılsama!

Lethe aldanmıştır. Gönlü geniş insanlar sevgilerini saçabilirler, sömürülebilirler fakat asla kelimeler konusunda savruk olamazlar! Günlükler anneden saklanmazdı belki,giz yoktu bir zamanlar ama kalabalıkların içinde soyunmak gizden öte cesarettir! Evet...Lethe yanılmıştır. Hayat bir hikayeye sığamayacak kadar çok cümle barındırıyor,ömrünün sonuna kadar sussa bile çok fazla insan konuşuyor! Seyirci kalmak susmaktan daha zor...Elinde kalansa sadece tasavvur...Hayallerinin ipini çoktan salıverdi,içlerindeki helyum bir gün nasılsa bitecekti...Renkli plastiklerle kalakalmaktansa en güzel anında vedalaştı onlarla,kocaman rengarenk,capcanlıyken tereddüt bile etmeden hepsini boşluğa bırakıverdi. Sonra bir hikaye yazdı. Bir rüya,masal ya da hayal değildir bu! Pembe ve uçucu her şeyi silip atmıştır literatüründen,hayallerin iplerine bağlamıştır.Korkmayın büyük hayallerdi,taşıyabilecek kadar büyük... Ve işte şimdi hikaye başlar!

Zamanı ikiye bölen bir kaza...Hayatını da beynini de ikiye bölmüştür artık. Sağ şakağındaki kemik gözünü azad edip beynini parçalamış,beyniyle birlikte anıları da saçılmıştır. Bedeni can çekişirken ruhu, hayallerle harmanlanmış anılarını tutmayı, bir araya getirmeyi başaramamıştır(helyumdan olsagerek!). Aslında bir zamanlar kalmak için herkes kadar sebebi vardı; en az hepimiz kadar!

Doktorumuz kahramanımızın yaşam savaşına hayran kalmakla birlikte çocukluğundan beri
aklını zorlayan, sınırını aşan her şeyi gerçekleştirebilecek kadar cesur olduğu bir dönemdedir. Önce aylardır ötenazi bekleyen hastasının odasına sızar; yüzüne bakar. Hiçbir kıpırtı yok! Aylardır seyrettiği o cansız kas hareketleri dışında! Ömrünün son deminde güzel bir malzeme bulmuştur...Öbür tarafta görevini tamamlamak için ağır yaralı bir komutandan emir bekleyen bir beden vardır,teslim olma zamanı yakın...Yasal düzenlemeleri uyarlayabilecek karar yetki sahibidir,deli tarafı biraz cesaret verse an meselesidir...Korkar! Felsefeye olan o anlamsız ilgisi septik tarafını da harekete geçirmektedir. Tekrar hastasına bakar;

-Belki de biraz daha beklemeli!
İçses;
-Kız ya ölürse?
-Yenisi gelir...
İçses;
-O olsun!!!
-???

(uyku zamanı...arkası yarın!)

22 Ocak 2009 Perşembe

Ara Vermek İyidir!


Ara vermek iyidir...Filmlere sığınırsınız,kesmez. Ardından kitaplara...Kalem kağıtla ilişiğiniz kesilip parmak uçlarınız tuşlara dokunduğu anda büyü bozulmuştur belki, artık kendinizden kaçacak yer yoktur.

Şu anda en büyük düşman küçücük kutuya teknolojinin acımasızca sıkıştırdığı melodiler...Hepsi haindir,yaralar, yargılar ve asla unutmazlar...Dilinin evrenselliğinde karışır gidersiniz ama asla yaşantılarınızın kronolojisini karıştırmazsınız...Hangi şarkı sizi nereye götürceğini asla unutmaz, hepsi anılarınıza sizin kadar sadık...Bazı şarkılar üzerlerine acınızı yüklenir,bazıları taşıdığı acıyı üzerinize bırakır...
Bu ara dinlediğim şarkılarda garip bir ritim var; anlam yüklememe izin vermeyen bıçak gibi keskin şarkılar. Düşündürüyor,dünyayı dolaştırıyor,tarihi sınıyor...Kulağınıza çalınan melodisiyle sizi eğlendirse de, ismiyle yaşadığınız şehre ait kaygıları zihninize işliyor. Sorgulamıyorum, yargılayamıyorum...İnsanlığımla övünemiyorum. Birbirine benzeyen şehirlerin analizini yapmaya korkuyorum, çünkü artık her şey çığırından fazlasıyla çıktı! Zaman içimizde kötü olan her şeyi daha da azdırıyor. Basitliğimize karışmış hırslarımız, bencilliğimizi gizleyen merhametlerimiz var. Teğet geçen krizlere, sesini duyduğumuz füzelere aldırmadan hala biz bir yerlerde ikili ilişkilerde boğulup kalıyoruz, klişeler bize eşlik ediyor! Böcekler gibi yaşıyoruz...Gördüğümüz aslında geliştirdiğimizi sanıp kendimizle övündüğümüz dünyalarımız değil, bizi ezen "büyükler"imizin ayakkabıları...Marka verip kendi klişelerimde boğulmaya devam etmeyeceğim,eziyete lüzum yok,tamam...Susuyorum!

5 Aralık 2008 Cuma

Şip-şak!



Amacını çok aşan cümleler kurup üstüne bir de haddimi aşmak istemiyorum...Görüp algıladığım her şey gördüğüm gibi yansısın istiyorum...Emin olmak için gardrobu açıp bir fotoğraf çekiyorum!Hisettiğim her şey bire bir cümlelere dökülsün; dolaydan kurtulup olduğu gibi aksın...Şeffaflaşsın,şeffaflaşayım istiyorum!

Küçük bir kızken kağıt ve kalemlerle dertleşmenin ardındaki psikolojik sıkıntıyı algılayamıyordum.Bir insan ne için yazardı ki? Uykusuz'un hangi sayısıydı bilmem...Ersin üstad yazma üzerine bir şeyler karalamıştı,bingo dedim!İşte tam olarak sorduğum sorunun cevabı! Hepimiz yazıyoruz aslında evet. Bazımız aktarım sorununa çözüm arıyor,bazımız duygusal tatminin sınırlarını zorluyor ama çoğumuz anlaşılmak istiyor!Ve önemli olan nokta; aslında hepimiz yazdıklarımızın bir yerlere ulaşmasını istiyoruz! İçimize dar gelen bir şeyler var, melankoliyi daha çok seven, acıdığımız zaman daha kolay yol bulup dışarı süzülen...Erkeklerin içi köpük köpük olup taşarken (tıpkı kola bardağından her seferinde taşan köpük gibi) kadınlarınki buz kütleleri gibi yavaş yavaş eriyip taşıyor-muş! Ve devam ediyor film...

"Kadınların sulugöz oldukları koca bir yalandır.Sadece içlerinde buz kalıpları vardır ve bazen bu kalıplar erirler!"

Oyun alanlarımız daraldığı için mi sığamıyoruz artık içimize? Evcilik oynarken bir odayı bölüşüp mutlu olurken şimdi neden sığamıyoruz ki dünyaya? O küçücük alan hem ofisimiz hem evimiz olurdu! İş kadınlarıydık hepimiz, şimdi rekabeti algılamak mı ürküttü,yarışmak mı? Oyuncaklarımızı dolaplara fırlattık diye oyun bitti sandık...Oyuncak olabileceğimizi hiç düşümeden, hatta kirlenip, kirletip daha büyük oyuncaklar bulmanın hazzını yaşarayak hayata daldık. Benim gibilere gelince...Aslında yeterince açık değil mi?Hala ara sıra gardrobu çaktırmadan aralıyorum.Boyumu aşan cümleler kurmamaya çalışıp boyumun kaldırdığı oyuncaklarla oyalanıyorum. Bez bir bebek olmamak için bebekler yapıyorum, aynaya bakıp aramızdaki yedi farkı sıralıyorum, derin bir oh çekiyorum! Sterilize ettiğim hayatımın götürdüğü hiç bir şeyi düşünmeden, sınırlarıma sarılıp bol bol buz kalıbı takviyesi yapıyorum. Buz deyip geçmeyin, zor zamanlarda çok işe yarıyor...!

4 Aralık 2008 Perşembe

Beyin Fırtınası


Cesaretimiz neden kırılır bilmem ki? Hangi tarihte sinmeyi seçtik ya da bu derece sindirildik de adım atmaktan korkar olduk? Karaktere özgü bir korkaklık olması kuvvetle muhtemel! Tahlil edildiğimde yadsınamayan görsel zekam aralıksız çalışmaya,geceleri fazla mesai yapmaya devam ediyor...Dün gece hakim sarı gözlerimin önündeki siyah perdeyi parçaladı,sandığım kadar zeki değilmişim bu kadar çabuk kanması hayal kırıklığı...
Siyahtan sarıya dönen ruh halim en güzel cesaret örneğini gökte ararken yerde buldu. Batı çakması son dönem romantik komedilerimize nanik yapan karizmatik ve dönemini çok aşan bir film Sev Kardeşim! Abartılı bulduğumu dile getirmeden geçemeyeceğim; zira şahsım tanışma anındaki yakınlaşmayı kaldıramayacak kadar dar kafalı! Aynı davranışları sergileme durumunda kendimi ikinci kalite olarak hissetmeye başlamam bir hastalıktan ibaret olsa da o dönem için kadınların bu derece cüretkar olması alışılagelmiş bir durum olmasa gerek!
Gelelim mühim tanışmaya...Sevgili Hülya Abla'mız çaktırmasa da çalıştığı fabrikada patronun yakışıklı oğlu Tarık Akan'a gönlünü kaptırmıştır...Fakat ortam rekabet ortamıdır,fabrikada çalışan diğer kızların dalga konusu olmasını travmatik bir duruma dönüşmeden toparlar ve intikam almak için hemen kuzen Halit Akçatepe'yle kolları sıvarlar. Yakışıklı patronun arabası itinayla bozulur. Ne hikmetse otobüs ilk taşıt olarak patron oğlunun tercihidir...Esas kız takiptedir,arka arkaya binerler ve seyirlik başlar!Hülya Abla'mız çarpar,üstüne yığılır hatta üstüne çıkar...İşe yaramayınca abartıp tam karşısına geçer, artık burun burunadırlar ama görüş mesafesinin fazlaca altında kalan kızımız uzun ve yakışıklı patron oğlunun bir türlü dikkatini çekemez! Hinlik peşinde koşan ve fikriyle gönlümde taht kuran Hülya Abla umutsuz değildir. Kör, sağır, dilsiz olan; duyarsızlığını ve tepkisizliğini boy farkına bağladığım Tarık Akan'ın paltosunun iliklerine kendi paltosunun düğmelerini geçirir ve seslenir:
"-İnecek var!"
İlikler bir türlü açılmaz ve apar topar birlikte inerler otobüsten...Yakışıklı jönümüz geç kalmıştır ve fazlasıyla sinirlidir. Romantizmden uzak tepkiler vererek kader buluşturdu sayıklamalarıyla yılışan ablamıza hiç yüz vermez ve nihayet taksiye biner! Hülya Ablamız muazzam, son model bir sabır taşıdır, sevdiği adamı baştan çıkarmak için türlü zeka oyunlarıyla donatılmıştır. Benim gibi harekete geçmekten aciz hayranlarına muazzam açılımlar sunmaya devam eder. Bir sonraki kaza numarasıdır. Arabasıyla geçen Tarık Akan'ın aracına arkadan çantayla vurmak suretiyle kaza süsü verilir. Acı bir çığlık eşlik eder sahneye...Sergilenen oyunculuk ise evlere şenlik!
Çok uzattık vesselam kaza bahanesiyle koca bir günü aşık olduğu adamla geçirmeyi başaran Hülya Ablamız artık istediğini almıştır. Gün içinde maça bile sevdiği adamla gitmiş sadece sevdiği adamı izlemiştir. Gelelim bu kadar bu filme takılma sebeplerime...Birincisi pek az filme hissedebildiğim gerçek romantizmin kondurmalık değil hissetmelik olarak en saf haliyle izleyene geçebilme özelliği...Bir kare vardır ki eminim doğallığıyla herkeste aynı etkiyi bırakabilir. Artık ateş bacayı sarmıştır. Stadyumda maç keyfi...Fakat bir gariplik var, artık patron oğlu da maçı izlememektedir...Etraflarındaki hengameye aldırmadan birbirlerini seyrede seyrede sohbet ederler...Bana geçirdiği elektrik mükemmel! İşte o noktada geliyoruz filmin ikinci önemine...
Aslında çekindiğimiz, bizi yaftalayacağını düşündüğümüz insanları kenara atarsak mutluluk parmaklarımızın ucumuzda olabilir mi? Özgür bıraksak zihnimizi...Dilediği gibi emir verse beynimiz elimize,kolumuza,gözlerimize... Kıvırıp uçak yaptığımız; sonra da boşluğa savurup arkasından baktığımız adamları bir düşünelim...Yok düşünmeyelim!Bilanço rahatsız edici...Mutsuzluk ya da yalnızlık acıyla beraber mazoşizmin kapılarını da sonuna kadar aralıyor, sonra da bir illet gibi yapışıp benliğimizin bir parçası oluyor. Vakit devrim vaktidir,elimde son zamanlarda tuttuğum damgalı bir schoeller kağıdıdır,uçak yapılmaz!Yazıktır... Haftalık dersimi aldığım Hülya Koçyiğit'e saygılarımı sunarım!

2 Aralık 2008 Salı

Köksüz Olamama Sıkıntısı

Gün doğdu,yine batmakta. Zihnim geceden kurtuldu, geceye hazırlanıyor... Hala akıl sağlığımı yokluyorum, hala duyularımla dalga geçiyorum! Karşımda upuzun Konya yolu...Aklımda Ankara'nın geçtiği tüm şarkılar...Yolun kıvrımından feyz almayan düz bakışlarım. Beynimin kıvrımlarını inatla zorlayan esrarengiz alışkanlıklarım...Hava kararıyor! Tanımadığım insanların simalarını dosyalıyorum. Zihnimdeki arşiv harıl harıl çalışırken gözlerimde akıcı hatta sinir bozucu düz bakışlar...Arşivi durup dururken tarıyorum yine,yol aydınlık,oda karanlık...Gün renkleri de çalıp götürdü. Kalkıp ışığı açsam geri gelirler mi?

Çocukluğumda her yer İstanbul'du...Nere gidersem gideyim sınırları kavramaktan acizdim. Taşınabilir olmamız hala garip bir muamma... İki mekanı birbirinden ayıran sadece zihnimiz mi?

Yine bir film karesi canlandı birden! Bu defa yerli bir yapım. En az Norveçliler kadar yaratıcı olduğumuzu biliyorum...Kaçak işçilerin sıraya girdiği bir toplum gerçeğimizin karikatürize edildiği dönem filmlerinden. Gırtlağına kadar tıka basa işsiz dolu güzel ülkem, insanlarını yeni yeni sektörlere, türlü türlü dolambazlıklara itiyor...Dönemin komik adamlarından biri var karşımızda İlyas Salman ya da Kemal Sunal...Bu filmimizin kahramanı ise kaçak işçi olarak Almanya'ya gitmek için para veriyor. Hatırlamayanlar için devam...Günler geçiyor,yolculuk sürmekte. Ve birden yol bitiyor ve işte Almanya! Kahramanımız yol iz bilmez! Sonra tesadüf işte bir Türkle karşılaşıyor. Nüfusumuzun yarısını yama yaptığımız Almanya'da elini atsan Türk...Ama bir gariplik var,bu kadarı da biraz fazla değil mi? Sanırım acı gerçek kabullenilmeyi bekliyor, biri söylesin şu adamcağıza... Dolandırıldı!

Filmde benim sorguladığım alt mesaj olarak sorgulanabilir! Zihnimiz mi sandığımız kadar mükemmel değil yoksa dünya mı küçüldü? Gidip açmalı şu ışığı...Artık her yer karanlık! Ya da kapamalı gözleri...Kandırılmaya müsait zihnimi ot kokusu dolduruyor...Evet evet, gerçekten kokuyor!Karşımda uçsuz bucaksız buğday tarlası...Ve işte... Artık her yer sarı!

Kağıtsız Kalemsiz Algı Sorunu

Günün birinde, ki yakın bir gün dönümüdür, hayat durduğum noktadan çok daha başka görünmeye başladı. Sağlam iki seçenek; ya başka bir yerdeydim ya da yerküre kayıyordu. Her ikisinde de açık olan sonuç; koordinatlar değişmişti...Kırmızı sabah...Gökyüzü turuncu...Köklerine bu kadar tutunan insanlar mercekleri değiştiğinde gördüklerini mi reddederler gözlerini mi? Hiç birimiz aslında sahip olduklarımızı sorgulayacak cesarete sahip değiliz, hiç birimiz duyularımızı sınava tabi tutmuyoruz, yoklamaya almıyoruz,sorguya çekmiyoruz. Ekşi neden ekşidir? Yeşil kimin için yeşil kırmızı kimin için kırmızıdır? Ilık dediğimizde hepimiz tenimizde edindiğimiz tecrübeyi eşit mi algılarız? Çok eskilerden bir ses yankılanıyor sanki duymuşum gibi, söyleyenin nefesini kulağımda hisseder gibi... "Her şeyin ölçüsü insandır!" Ya ölçüsüzsem?İnsanlığımdan da şüphe edebilir miyim?

Zaman elimize işaretler tutuşturuyor, kullanmayı bilmeden yerleştiriyoruz alakasız yerlere milat koyup çoğu zaman kendimizi oyalıyoruz, ya da fazla önemseyip o milatlarla aklımızı bozuyoruz...Oysa ki koyduğumuz gibi kaldırabilir hatta hepsini zamanı avlamak için kullanabiliriz,neticede 70 milyon yıllık maymun soyuna fark atıp ilk aleti biz yapmadık mı? Evet kolay olmadı, çok uzun yıllar sadece yonttuk,sabırla...Yine yontabiliriz takıntılarımızı...Yılları unutabiliriz günleri saymayız...Yaşımız kaç olmuş,günlerden neymiş...Saçmalamaya başladım biliyorum! Tuzu kuru insanların eylemleri olabilir ancak bunlar. Oysa hepimiz bir iş istiyoruz, düzene para uğruna satıyoruz özgürlüğümüzü...Reddettiklerimize sarılıyoruz, takım elbiselere sıkıştırıyoruz kafe projesi için yanıp tutuşan bedenlerimizi...Herkes gibi şablonlara aşık oluyoruz,şablonları iyi belleyip herkes gibi sevişiyoruz. En acı olanı da bu sanırım...Ritmik olarak incelendiğinde hepimizin aynı olması acı! Sözüm ona hepimiz farklıyız! Bu aralar en çok kafamı kurcalayan herkesin belli formatta yaşıyor olması,programlanmışız gibi...

Film festivalinde koşar adım hatta kaçarak çıktığım, değerini düşündükçe insanları izledikçe anladığım ve yönetmene hayran olduğum bir film geldi aklıma! Film cılk şlap sesleriyle birlikte korkunç,mide bulandırıcı bir öpüşme sahnesiyle başlar.Kahramanımız öpüşen çifte boş gözlerle bakar,sonra gelen metronun önüne kendini atar...Sonra başa döneriz, kahramanımız bir otobüsle yolculuk yapmaktadır, yeni bir yere nakil giden bir öğrenci gibi...Yaşadığı hayata çok benzer bir yerdir aslında, bir iş verirler ve hatta bir eş...Tek sorun hisler yoktur,tatlar,duygular...Sarhoş bile olunamaz,içilir,sadece içilir...Sevişmekse sportif bir eylemdir! Filmi bir kenara bıraktığımda ki mesajda yaşadığımız yerin kıymeti vurgulanmaktadır, burda yığınla insanın sportif eylemi tartışmasız bellidir! Sonuç korkutucu,filme gidiyor aklım yine...Ya burdan daha kötü bir yere gidersek? O zaman kendimi ele vereyim, sorun yaratan kesinlikle ben olurum!

Girizgah






Şiirsellikten kaçtığım şu günlerde devrik cümlelerden kurtuluyorum,inadına devirdiğim cümlelerle kurduğum sahte romantizmi vücudumdan sıyırıp atıyorum, tam da bu noktada kağıdı kalemi bırakıp nostaljiyi yok sayıyorum; gözüm aydın o halde,bu bir devrim...Hoş geldim!