20 Ekim 2010 Çarşamba

Pusula



Sarsak bir balık hiçbir şeyi vaktinde yapamazmış...
Kozadan çıktım.





Evet belki hala biraz sarsağım ama...
Meğersem Denizkızı'ymışım!

12 Ekim 2010 Salı

Yıldızlı Pekiyi



İyot bünyemde tavan yaparken başka bir sarhoşluk hakim. Başım ağır, günler kadar... Geceleri taşıyoruz, günler gibi başım da yorgun. Karanlığı özlemek. Yüzeyde kayalara sinmiş balıklar varmış, tatlı su yorgunları... Bizim gibi tuzla ovalamamışlar pullarını. Bilmezler hiç koku alamazlar. Keskin kokular hep derinlerde. Doğru bilmişler hayatı hep yanlış yaşamışlar. Büyük adamlar gibi konuşmuşlar... Yanılmış tekrar yorulmuşlar...

Özlemişim.
Dipten derinden daha mı güzelmiş, bir başka mı parlakmış yıldızlar? Kocamandı yakınken koskocamandı. Uzansam tutarım sandım. Plastik şişelerde hapis hayatı, floresan cızırtıları ve bön bakışlar.
Geçti hepsi. Cama dayanarak uyumuyorum, nefesler suyuma karışmıyor artık. Pullarıma derisi kalın parmaklar değmiyor. Kirlenmiyor suyum. Mümkün değil ki. Kıyılar var uzak bir yerlerde, temizliyor hepimizi...
Ben gökteki ayı yıldızları taşırım daha... İyi böyle. Pekiyi.

8 Ekim 2010 Cuma

Kavuşma


Ciğerlerim yandı evet, heyecandan. Suyum bulanıkken tatlı mıydı ki?
İlk yağmur damlasında kokusunu almadım mı özlemin?
Taze oksijende iyotu azmış, fazlaymış... Kimin umrunda? Canlı taklidi yaparken kocaman gözlere, hangi kar-zarar dengesi şimdi? Mutluyum... Kaçtığım karanlıklarda huzur... İçim aydınlıkken her yer gün. Huzurmuş bir yerlerde, rüzgar varmış, yağmura rağmen güneş varmış içimde. Mis gibi yosun kokarmış pullarım, parlakmış...

Sırtüstü yattım şimdi, yüzgeçlerim ensemde. Bir minik mendil sallamaca... Yüzgeçlerim tatilde. Damlalarda halkalar... Gökyüzü benimle. Mendil gittiğinde yine sallarım, bıkmadan koşarım, duyarlı denizatı gelecek biraz sonra. Çabuk geçsin birazlar. Yüzgeçlerim kireçlenmesin. Minik tombul parmak da gelecek bi gün bi gün, antlaşmamız var. Sözüm söz! İki dünya var artık. Huzur mu? Evet, biliyorum... Tanıdım galiba!

5 Ekim 2010 Salı

Nefes Gibi ya da Başka Bir Şey!


Yerim ufaktı. Çok canımı sıkıyordu bön bakışlar. Okyanus rüzgarı özledim. Değişiklik istedim azıcık. Sırtüstü yattım suya, yaşarken bile bu kadar gerçek değildim. Ölü gibi olmak daha kolay!
İnandı bu yüzgeçsiz yarım akıllılar. Ama planım tutmadı. Beyin hücrelerim yumurta kabukları ve yemek artıkları arasında tek tek can verirken yarım akıllıların en duyarlısı bir avuç dolusu gözyaşıyla aldı beni. Çöpü boylarken de öldüğüme inanmamıştı. Tuttum kendimi, tüm soluksuzluğa rağmen kuyruğum dahi oynamadı! Açtım gözlerimi kocaman. Ama minik tombul parmaklı yarım akıl, anladı beni başka bir gezegende, saçma sapan bir antlaşma imzaladık. Sözsüz sessiz...

Bir reçel kavanozunda bir gece birlikte uyuduk. Yastığından ayakucuna değin yuvarlandım. Ertesi sabah içim dışımda bol yaralı bereli bir bisiklet yolculuğunun ardından kavanoz kapağı açılır açılmaz keskin tuz kokusu... Ve işte deniz!
Geçti her şey! Şimdi yaşamak böyle bir şey mi?

20 Eylül 2010 Pazartesi

Sentitez



Geveze balıkları kedilere meze yapıyorlar diye duydum.
Rivayet olsa da ben durumun ciddiyetinin farkındayım. Susuyorum.
Söyleyecek çok cümlem var aslında. Hep böyle susmam.
Bazen bazen...
Bilmediğimde, emin olamadığımda, çoğunlukla karıştığımda...
Dışarıda tanımlayamadığım bir nesne var ve kaos...
Bir Bacon tablosuna bakmak gibi...
Garip bir tepkime! Birdenbire! Bang! Büyük soluklar ve kocaman baloncuklar.
Mini mini S.O.S.'ler yolladım hemen sonra. Bir mercimek kalplinin ritmi. İtiraf etmeli, korktuk. Birbirine hiç karışmayan iki korku.
Ben ki yalnızlığı severim, kendimi bu kadar sevmesem ona bile tahammül edemezdim.
Bilirim, tüm türlerin efendisi kendisidir.
Bu yüzden haznesi sabit yaşam alanımda tüm kalabalıklara ve angaryalara rağmen herkese nefes alacak kadar yer ayırırım. Hem de her daim...
Ve bilirim, nefes almak bölünmezlik kuralıyla dokunulmazdır.
İyi bir ev sahibi olmayı öğrendim, öyle ki pek çok yüzgeçlinin içinde belki de en iyisi!
Ama bu yeni türse diyebilirim ki bildiğimden bir parça, bilmediğimden pek çok, biraz da bambaşka bir şeyler yüklenmiş.
Kafası karışık belli ki evet ama kocaman bir göz gibi... Nefeslileri takip etmekten soluk almayı unutuyor.
Hem olgun hem yorgun...
Eksik ya da fazla tahlil kurbanıydı, belki biraz meraksızdı.
Bir otomat gibi yalnızca işleve dahil olmak. Kesin ve net. Çizgilerini burada peşin peşin aldı.
"Üstü kalsın!"
Ama ben derin karanlıklardan geldim. Her zaman bir süs bitkisi değildim ki, ne büyük yanılgı! Karmaşam vardı.
Tehlikeli derinliklerde, yakalanmadan çok önce büyümüştüm ve bence bu yeni tür "çizgili bir ufaklık"...
Ben ışık yılı kadar yaşlıyım. Nice nice yaşlıları büyütmekten yorgun düşmüş, masallarını tüketmiş... Bir masala başlasa biri, çizgilerini avucundan bırakıverecekti halbuki, şimdilik oyunu soğutmaktan yana...
Deplasman ve tek puan yetiyor belki, koşmak niye?
Çünkü öyle bir an gelmiş. Averaj hesaplarında, taraftar için son dakika şampiyonlukları.
Hep tekrarlarda algısı sabote edilmiş, uyutulmaya direnirken beğenilerini ödünç vermiş.
Ki tekrar masallar geldi benim de aklıma, oysa zihnime sabun kaçmış, ağır hasarlı. Yine de nasıl bir rüzgardı bilemedim.
Belki biraz peşinat, bir avuç dolusu renk geri alıp hediye edecek güç aradım.
Köşeli bir hayatı kabullenmeyen bir tür, tam dönümünde, dönmüş ya da dönmemiş; bazen dönememiş olmasa hayat hep meşin yuvarlak... Hızı tanımsız...
Bilmiyor ki bazen hayat yalnızlık ister. Masallar tırı vırı. Sadece döner, yuvarlandıkça köşeler gider.
Kopan parçaları saymaya başlamış ama, hepsini tutup öpmek istiyor, onlar onun, hepsi! Kopuşlar değişim.
Parçaları sayıyor yakalamak isterken, değişim korkutuyor. Yanlış!
Umursamazlıkla olağandan rahatsızlık arasında bir dönem başlar ve işte sıkışma! O dönem ki yamulmuş doğruların üzerinden atladığın...
Taze oksijen sahibiyken sadece köşelerden kurtulmak belki de gözlerini kapamak lazım! Bazen renklere karışmak...
Renkler neredeyse oraya doğru dümen kırmak... Kendi kendine aramak... Yamulmuş yanlışlar varsa, eğri büğrü yerlerinden kopsun gitsin.
Yalnızlık güzel şey.
Masallar anlatsın sesler, yüzler...
Dönüşürken renkleri için masallarını kendisi yazsın, boyaları elinin altında.
Dost balıklar görür çoğu zaman, söylenmeyeni de bilir, söylenmek isteyeni de.
Şeffaflaşır tüm türler.
Unutmasın ki benzerlikler güzeldir. Gizleri süpürür. Bildikçe korkular dağılır ne zaman ki sular bulanır... Ve tekrar kaos!
Benim korkularım suyum bulandığında başlar...
Tahlilde vasat, peşin yansımalarla sormalı.
Sadece sormalı;
Ya onun korkuları?


17 Eylül 2010 Cuma

Şövalye Şarkılar


Hep bir alacakaranlık durumu, suyun bulanıklığı desem değil... Gece mi gündüz mü muğlak. Garip bir sersemlik hakim, tuhaf bir rahatlık ve de yine halet-i ruhiyeye yapıştırılmış muazzam balığımsı şarkılar... Derisi parlak, uçucu ve karmakarışık. "Take me out" diyor, susturamıyorum. Sersemlik işte, çıkış yok. Yine de mutlu ediyor.

Bu ara tuhaf rüyalarda insansılaşmıyorum, başkalaşıyorum. Belki biraz kanat, belki daha ziyade... Uzuv. Evet uzuv sahibi oluyorum, stil sahibi olamadığımdan... Rüyalarda karanlık ormanlar görüyorum, kötü ruhlar... Tavan aralarında sır kilitleyen tuhaf bakışlı insanlar. Karanlık rüyaları aydınlık gündüzler parçalıyor. Biraz tebessümle korkularımı gizleyebiliyorum. "Yoo yoo, korkmadım hem uyumadım ki!"

Bence artık sonraki şarkıya geçmeli...

Ve işte ıslık... "Till the end of time"!

11 Eylül 2010 Cumartesi

Poe(m)





"Başkaları gibi değildim çocukluktan beri,
Görmedim başkalarının gördüğü gibi
Ortak bir pınardan almadım tutkularımı,
Aynı kaynaktan almadım kaderimi.


Uyandıramadım yüreğimi sevince aynı seste
Ve sevdiğim her şeyi - yalnızca sevdim.
........."

8 Eylül 2010 Çarşamba

Eşlik-siz



"Duygudan yana nesi kalmışsa geriye onunla o zamana kıyasla ne duyar şu an konusunda? Yargıdan yana nesi kalmışsa geriye onunla durumunun değişmez olduğu yargısına vardığı zamana kıyasla. Bir de o zaman o zaman konusunda öncesine kıyasla ne duyduğunu sorgula. Işık kalıntıları arasında henüz devindiği ya da oyalandığı önceye kıyasla. O zaman nasıl bir sonra yoksa şimdi de yoktur.

.............

Bir başkası bunların tümünü eşlik olsun diye tasarımlamakta. Yarattığıyla aynı karanlıkta ya da bir başkasında. Çabuk imgele. Aynısında."

26 Ağustos 2010 Perşembe

In Dreams


Tatlı tatlı rüzgar essin, sıcak... Ruhumuz şenlensin, adrenalinden dersimizi aldık sıra dinginlikte...

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Öyle Böyle Buyurmuş Üstad


Düşlerin tek gerçeklik olduğunu inkar etmek. Budalaca bir hayata ilk adım, boğuk anlara tutunarak asalaklaşmak. Hücrelerine sızan varoluşun kaynağı gözlerine ve derine, ve de hatta seni binlerce kez yanıltan kulaklarına aldanmak. Ahmaklığın takip ettiği o büyülü yanılsamaları gerçeklik sayıp körü körüne tutunmak... Sadece asılı durmak.


Büyük laflar etmemeli balık kafası ile, söylenmişleri mırıldanırken bile korkmalı. Biraz klor gibi değil yakıcı etkisi, kimyayı altüst ederken acının eşiğine yalvarsak çıtayı yükseltir mi? Metaları kovalarken hedonizm yutmuş belki, olamaz mı? Paraşütü zamanında açmak için oksijensizlik sinyal vermez mi hiç? Ya da yanılsamalara teslim olurken küçük savurgan akıllara girer mi "is all that we see or seem / but a dream within a dream?"


En iyisi sabırla biraz daha stok yapmak. Suda erimiş mineral ve oksijen zulası ile biraz macera, bolca umursamazlık. Bir kromajlı pırpır icadına bakar.

Ve sonsöz: Gittiğim yerlerde "olağan-içi"ne dahil her şeyi çözüp bir şişe şarapla sarhoş olacağım tüm putperec balıklar için, bir gün başaracağım... Gerçekten!