16 Nisan 2010 Cuma

Çiçeğimi Kapıp Gidesim Var!



Gidemiyorum.
Kapıyı çarpıp çıkmadan önce arkamdan atılan çığlıklara kulak veriyorum. Derin bir nefes alma vakti. Yetmezse rüzgara karşı kendi performansımı sergilerim. Çığlıklarım beynimde yankılanırken tüm duyularımı yatıştırmak için bir kez daha; "only the lonely"...
Büyük adımlar atmak için henüz erken. Sadece harekete geçmeli. Büyümeden adam olmak; ıskaladığım her haltı kendime unutturmak için... Evet, dibe vurmalıydı önce. En dibe! Sonunu görmeliydi. Çirkinleri ve soytarıları. Kuvvetle yukarı çıkmak için önce şiddeti hücrelerinde hissetmeli.
Parmak ucum zeminde değil artık. Uzun bir süredir değil. Peki, sormalı şimdi; "Kaptan, kaç feet'teyiz?"

14 Nisan 2010 Çarşamba

Süreç: Evcilleşmek!


"....evcilleştir beni!"
.......
"Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamaya neden olurlar. Ama her gün biraz daha yakına gelebilirsin."

11 Nisan 2010 Pazar

Acı Eşiği!



Tam yirmidört saati devirdik pek sevgili koca izim. Sana şu satırları yazmak yerine bir miktar vazelin sürmem lazım, evet. Bilinçsiz eylemler yaratığı olarak suya dayanıklı hayalleri gerçeğe dönüştürüyorum, pek şahane! Midemdeki yumruklar aşağıya doğru süzülürken seni biraz daha sindirmeye çalışıyorum. Sarınım epey yol katettik.


O kadar güçlüsün ki bir gün çatışma ihtimalimiz var. Seni hissetmek tuhaf! Garip bir dönüm noktasına koca bir çivi çaktım. Artık bundan sonrası olmasa da sen miladımsın, jübileye hazırım. Sahaları ruhsal olarak terkedeli çok oldu, sanırım fiziksel olarak idare ediliyorum. Bozuntuya vermeden hakeme kaş göz yapmalı! Söyle çalsın düdüğü, hazırım!


Pek sevgili koca izim. Eşikler hep yukarda kalınca hayat git gide basitleşiyor. Kafası dumanlı sarsak bir balık olarak yaşam hakkında net bir çıkarımım var. Bir boka benzemiyor! Haltmış gibi yaşayanlara selam olsun. Ben böyle de mutluyum. Büyümeden yapılan her türlü eylem ve bir ton güzel yaratık. Ve şimdi sen geldin, ardından başkalaşım... Halt olmadığını ilk öğrendiğimde bir miktar yalpaladığım şu hayatta artık vızıldayarak gelen tırıslayarak giden aksiyonları birlikte atlatacağız. Doğumunda gıkım çıkmadı, belirtmeden geçemeyeceğim. Takdir edildim, aferin bana. Görmeyen gözlerimin açığını kapatsın, bir daha kimse sırtımdan vurmasın diye arkamı kolluyorsun. İşin çok zor azizim... Çok zor! Sen olmadan götüremezdim, inan bana. Hoşgeldin!

21 Mart 2010 Pazar

Mutluyum, mutlusun, mutlu!




Mutlu olunca farkettim. Zırvalar yarıya düşüyor. Neden mutluyum diye sormuyorum kendime, sormamalı da! Onu ararken sevimsiz şeyler bulabiliyorum, keyfim kaçıyor. Gereksiz her şeyi kendimle beraber eski yaşımda bıraktım. Açılmayan bir adet şaka paketini hayatı tersten yaşayan bir balığın eline verirseniz konfetileri elleriyle havaya atmak zorunda kalır. Çünkü sabırsızdır. Patlamasına izin vermez, herhangi bir kesici delici aletle oracıkta işini bitirir. Doğru yerden açılmayan paketler, anlık değişimler, kahkahalarla kesilen hapşırıklar, baskılı t-shirtler, totalde hiç büyüyememek...Diğerleri gibi olamamak şudur; sürprizi olamayan bir hayat. Peki!

Karşı taraf için sürpriz ya da şaka paketi olmayı ben seçmedim. Yaradılış gereği...Birileri nereden açıldığımı beni sıkarak, kurcalayarak, uğraşarak bulmak zorunda. Eğer sıkılırsanız arkanızdan üzülmez. Umursamaz...Kayıtsızlık kanıksanmıştır. Sabırsız davranıp keserseniz incinmez. Siz sevimsiz sürprizsiz donuk bir nesneden başka bir şey görmezsiniz. Oyunu kuralına göre oynarsanız... İşte o zaman konfetiler ve renkler hepimizin!

13 Mart 2010 Cumartesi

Big Fish




Panta Rhei!
Evet, biri yüzgeçlerimi arkadan fiyonk yaptı. Çaresizliğin resmi şeker paketi gibi görünmek. Kendimi acınası duruma sokarak acılarımın üstünden atlayabilirim belki. Her şey akadursun ben ihanetleri ve midemi kaldıran her şeyi unutmak için "lethe"ye sığınayım. Ziyan ettiğim damlaları sineye çekip insafa gelirse iki yudumda dünyanın canına okurum, söz veriyorum.
Toparlanır gibi oluyorum ara ara. Hatta zaman zaman kaptırıyorum kendimi, farkında değilim esasen. Otomatik bir algıyla, belki de zamanla sidik yarıştırma telaşıyla ortaya çıkan bir durum. Toparlanan bir şey yok evet, toplanan şeyler düğüme dönüşenlerse o mevzu zaten yeterince can sıkıcı. Her yutkunmada yukarı çıkanlar hayatta neyin tor top olduğunu anımsatıyor. Toparlanmak? Zamanın tepemdeki ezici üstünlüğüyle yaşamak nefreti beraberinde getirdi. Aslında gayet de sevimli görünüyorum, düğümlenmiş bir çift yüzgeç. Çaresizlik.
Pazarları acı gülümsemelere boğan şarkılar(ı) yasaklanmalı. Akan, tutulamayan her şey için de lethe bir şeyler yapmalı artık, yeni düzenlemeler falan. Dinlerken yutkunmak istediğim şarkılar var. Göğsümdeki baskıyla yukarı çıkan tükürük istemiyorum. Artık geçsin istediğim çok şey var! Panta rhei her yerde işlemiyor, biri bunu Herakleitos'a söylesin artık. Birileri oyunun dışında kalıyor. Büyük balıklara büyük kuramlar işlemiyor.

15 Şubat 2010 Pazartesi

SAN(R)I!






Senin adana

daha mı geç iner gece?

Senden ilerde yürümem

yılan sokmasın diye mi

sandaletli ayaklarını?



Denge asla kurulamaz.

Bunun için susar yıldızlar

açmazlar ağızlarını.



Nasıl gecer mevsim

nasıl

neyle ölçülür

yokluğunun takviminde?



Nasıl ölçmeli

altüst ışığımın

akış hızını

olanlarda

ve olacağın dağında?



Denge asla kurulamaz.



Neyse ki gözlerimiz geceleri

yansılar birbirini

ve geçer tüm baş dönmeleri.




Koşuyorum; kalbimin attığını duyma çabası. Bir baştan öbür başa... Kuyruğum cama çarpıyor. Canım yanmıyor. Canım atmıyor. Yoruyorum, koşuyorum... Soluğumu tutuyorum. Atmıyor!


Zaman dondu sandım. Günler önceleri avucumda birikir gibiydi. Tutmuştum teker teker. Sonra farkettim. Sayıların gölgeleri koyu birer damga gibi işlendi. Yıldız tozlarıyla beraber zaman arsızca aktı gitti.... Lanet olsun, akıyor! Gidiyor!



Yeni kimyam sanıları sanrılara çevirdi. Uyuşma hissi tanıdık... Uyuyan adamlara, uykusuz masallara alışık. Sanılarla başladı önce. Sandım ki kendimi bölersem varoluşumdan kurtulurum. Sandım ki yağmalanırsam varlığımı unuturum. Uyuştukça sanılar çizgiyi geçti... Kahrolası varoluş yerli yerinde! Kahrolası kalbim yerinde!


20 Kasım 2009 Cuma

Devriye!




"Balıklar düşünmez, çünkü onlar bilir!"



Geceleri kolluyorum. Daha doğar doğmaz kavradığımız tek şey ışığı kovalamak! Işık olmadığında derin karanlıklarda sadece yaşamaya koşmak. Soluk soluğa bilmek! Akıntıyı yalayan pulların, gözün kulağın. Tenin senin her şeyin. Işık yoksa titreşen pulların suyla dost olmalı. Deniz fenerini içine eken bir güç var. Kuralı böyle yazmış birileri. Gözlerini kapatsan da kaçacak yer yok. Hücrelerin durmaz, bilir! Kaçacak yer yok, su hiç durmaz.
Akıntısız sularda kör cahil olmamak için anımsıyorum. Gözlerimi inadına açıyorum. Parlak yıldızlar ışıklı oklarıyla inadına mil çekiyor. Pullarım yetisini kaybetmesin diye suya üfleyip titreşimi içimde hissediyorum. Aslında tekdüze ve can sıkıcı! Yine de sevmediğim yüzgeçlerim küçük dalgalar yarattığından beri dost olduk. Yıldızlar düşman olmuşken kendimden başka kime sığınabilirim?!
Artık uyumak yok, görevimiz devriye!

31 Ekim 2009 Cumartesi

"-sar"...Sar!




Ne çabuk alışır oldum göçebeliğe! Portatif nakil gereçlere özenirken bir anda hem ergonomik hem portatif olmak... Ben yakın geçmişi habire unutan uzak geçmişle hesabı kapatmış bir balığım. Niye benle uğraşırlar anlamam! Akvaryum isteyen olmadı, hele hele ayılmayı... Diğerleri gibi olmayı... Hiç! Uzak geçmişi ve yakın geleceği hiç hesaba katmıyorum artık! Nakleden güç kimdeyse her nerdeyse hibe ettim. Tüm hafızam onundur! İki çakıl taşı ve cam kavanoza sattım hepsini...Hayırlar ola!
Cızırdayarak parlayan floresan lambalar var artık...Hava kabarcıkları...Tükürüğümle boğulmamak için suni destek! Ha bir de garipçe tıkırdayan bir saat! Okuma anları için... Nöbetler ne nöbetidir bilmem! Koğuşumu izlerken, beklerken ağır ağır saniyeler akıyor, her dakikada yorgun bir çatırtı! Çatırdayan dakikalar için koşan saniyeler...Yavaş, kendini bir önceki dakikadan sökerek diğerine taşıyor. Kokusu aynı cam misafirhanelerde balıklar gider...Balıklar gelir...Aynı floresanın altında okumalar, aynı floresanın karşısında yansımalar...O cızırdar, saniye koşar, dakikaya çatırdar! Baloncuklar patlar...Kediler doğar... Balıklar susar... Susar... "Su"-sar! "Sar"-sar!
Hayırlar ola!!

16 Ekim 2009 Cuma

Balıklar Da Uyur!

Şehrin en güzel saati! Koku ise dayanılmaz! Şaşırtıcı ama devamlı güncellenip zıvanadan çıkan projelerimi bir kenara bırakırsam sanırım burayı sevdim. Rüya görüyorum...Belki de oksijensizlik kafama vurdu; halüsinasyon görüyorum. Ne fark eder?! Mutluyum...

Her insanın yıldızı varmış...Halt etmiş onlar! O yıldızlar balıkların! Gözlerimle görürdüm, mort olan her balık suya yansıyan ışıkları biraz daha söndürüyordu. Buraya geldiğimden beri gördüm ki insanlar yıldızlara sahip olamayacak kadar bencil! Kendi parıltılarına sarılıyor hepsi, yıldızlar umurlarında değil! Belki de yıldızlara kafa tutuyor, şapşallar!

Ama biz öyle değiliz. Yarım akıllarımızla hayatta çuvallarken yıldız tozuyla mucize ararız. Hayallerimiz onların helyumlu uçan balonlarını fazlasıyla sollar; zeplinler yaratırız. Hatırlayabilseydik boyutlar değişebilirdi tabi! Haddimizi bilir, asla yıldızlara kafa tutamayız. Bir gün her birimiz gökten inen yıldızına koşarak balıklar cehennemini boylayacak. Çok şükür, insanlığı karanlıkta, romantizmden yoksun bırakmamak için çalışmalar sualtında her saniye devam etmekte!

Ben şimdilik tozundan yararlanıyorum. Yıldızım bana yakın bir yerde. Bu kadar eziyete göğe yakın olduğum için katlanmak takdire şayan bir çaba! Bu gece başıma düşen yıldız tozları için minnettarım. Erimiş gıdadan yoksun, bol uçurucu etken ve yıldız tozuyla renkli bir gecenin keyfini sürüyorum...

11 Ekim 2009 Pazar

Baloncuktan Kurmaca

Üç beş hesap yaptım, sendromlarımı çarpanlarına ayırınca her şey netleşiyor. Ağzımı her açtığımda kaçan baloncuklar ya bilgi sızdırıyor ya da aşk kaçırıyor! Yaşayan bir ademoğlunun dediği gibi;
-İnsanın ağzı laf, kalbi aşk kaçırır!
Benim gibi koca ağızlı deniz canlılarında çoğu zaman lafın lafı bile olmaz! Baloncuk için ayrı bir ekipmana ihtiyacı olmayan her canlı, korkulası büyüklükte hava kabarcıkları çıkartırsa sınırların ötesine geçebilir demektir. Üretebilme meziyeti yerleşik bir aksilikle birleşince her zaman olumlu sonuçlanmaz. Bahtsız bir balık, hiçbir zaman sevmediği solungaçlarının bir gün intikam alma ihtimalini aklına getiremeyecek kadar safsa yeni yeni sendromlara gebedir.

Ben hala kuyruğumu çekiştirerek uzatma çabasındayım. Böylesi ilkel bir yöntemi seçmiş olmam tamamen çaresizlikten. Yeteri kadar mineral alamıyorum. Lokomotif hissiyatıyla yüzen dışkımdan da açıkça görülüyor, suyumu değiştirmeyi unutuyorlar. Her eve duyarlı bir denizatı şart!

Yer yer oksijensizlikten kafayı buluyorum. Sanırım algıları açmak bu olmalı. Fiziksel gerileme yapsa da algı süzgecinde muazzam açılımlar yaptığını inkar edemeyeceğim. Sendromlarımın kaynağını da bu şekilde bulmuş olmalıyım. Şu sıra kafam gayet güzel. Günlerdir pet şişeyle yosun tuttuk. Duygusal yaşantım hakkında açık vermek huyum değildir ama çakırken gevezeliğim tutuyor. Farkettim ki ben sustuğumu sanırken asıl soluk alma adı altında sözsüz sessiz kaçanlarla başa çıkamamışım. Arada oyalanmak için baloncukları birleştirip prens de yapmışım. Alkışa değer bir hareket gibi görünse de baloncuk imalatına ara vermeyi unutmak büyük hata! Ortalık gereksiz boşluklar ve amaçsız nefeslerle dolmuş.

Söz veriyorum bir dahaki imalat sonrasında baloncuk üretimine ara vermeyi unutmayacağım. Önümde uzuuun bir zaman var. Takdir edersiniz ki artık prens yapmak eskisi kadar kolay değil. Yeteri kadar suda erimiş oksijenim yok!